14 Kasım 2017 Salı

BEN "3.BLOG YAZARLARI ÇALIŞTAYI"NDA OLACAĞIM, YA SİZ?

Müthiş bir Çalıştay olacağı katılımcılarından belli!

Blog Yazarları Çalıştayının 2015 yılından bu yana gördüğü en kalabalık kadro,
Bu etkinlik herkesin katlımına açık  ve ücretsiz 

3. Blog Yazarları Çalıştayı Teması: Biz niye olmadık?

Çalıştay etiketi:  #blogçalıştayı

Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya Bölümü ev sahipliğindeki

 3. Blog Yazarları Çalıştayı 17 Kasım 2017 Cuma günü saat 10:00'da başlıyor


Atıf Ünaldı’nın başkanlığını yapacağı “Blog yazımında başarının parametreleri” gündemli oturum 10.00 – 12.00 saatleri arasında Sinema A Salonunda gerçekleştirilecek.

Funda Güleç Yalçın’ın başkanlığını yapacağı “Kadınlar blogluyor ama nasıl?” gündemli oturum 10.00 – 12.00 saatleri arasında Galata Salonunda gerçekleştirilecek.

Evren Soyuçok’un başkanlığını yapacağı “Gelecek Blogda” gündemli oturum 13.00 – 16.00 saatleri arasında Sinema A Salonunda gerçekleştirilecek.

2005 yılından bu yana blog yazan biri olarak orada olmalıyım dedim Evren ilk duyuruyu yaptığında ve sesli masalların yer aldığı  hikayemasal.com'un masal yazarı  Gülden ile uçak biletimizi aldık.
Ankara'dan kalkıp 17'sinde İstanbul'da sizlerle buluşmaya geliyoruz,
İzleyici sıralarında beni bulabilirsiniz,
Orada olursanız tanışırız, konuşuruz, paylaşırız ne dersiniz?


9 Kasım 2017 Perşembe

FOTOĞRAFLARLA İSTANBUL

İstanbul'da fotoğraf çekmek ayrı bir keyif,
Her adımda ayrı bir kare göze çarpıyor,
Sokaklar sürprizlerle dolu,
Bu İstanbul Seyahatimde Kadıköy'ü keşfe çıktık,
Sokaklarında kaybolduk, fotoğraflar çektik,
Karşımıza çıkan sevdiğimiz mekanlarda yemek yedik,
Sahaflara rastladık, o eski kitapları karıştırdık,
Rengarenk yaratıcı Graffittileri uzun uzun seyrettik,
Tiyatro, sergi, konser afişlerini inceledik,
Ayaklarımız bizi Oyun Atölyesi'nin önüne düşürdü,
Haluk Bilginer'e selam gönderdik,
Havasını soluduk, tiyatro afişlerine baktık, oyuna yer bulamadık hem üzüldük hem de sevindik,
Tiyatro Seyircisi hala tiyatroları dolduruyor diye,

Kadıköyde dolaşırken açıktık bir şeyler atıştıralım dedik,
Küff Kafe çıktı karşımıza, 
Yediklerimizden, servisten çok memnun kaldık,
Hele de içerideki rafları dolduran kitaplar beni benden aldı,
Öyle güzel bir atmosferi vardı ki, ayrılmak istemiyor insan,
Oturup kitabını içeceğin dostlarınla veya tek başına vakit geçirebileceğin bir mekan,


İstanbul'un Kedileri her fırsatta bizim bu küçük gezimize dahil oldu,
Bir sandalyenin üzerinde öğle uykusunda,
Bir ağaç kovuğunda çevreyi seyrederken,
Bazen yemeğimize ortak olmaya çalışırken,
Bazen de miyavlayarak kendini sevdirmeyi başararak...

Ayaklarımız bizi bir yokuşun başına getirdi,
Eski yapılar ne kadar da güzelmiş keşke tüm binalar korunsaydı,
En azından dış cephesini eskiye uygun yapsalardı,
Öyle çirkin bir mimari var ki İstanbul dahil tüm kentlerimizde,
Eskinin zarafeti ve mimari güzelliğini ara ki bulasın,


Bu yokuştan denize doğru yürüdük ve Haydarpaşa Tren İstasyonuna çıkıverdik bir anda,
Tadilatta olan Gar aslında ziyaretçilere ve bizim gibi fotoğraf sevdalılarına kapalıymış,
Bizim şansımıza öğle vaktiydi, bir ara boşluk oldu sanırım biz içeri girdiğimizde bizi durduran biri olmadı,
Daha sonra yemeğe giden personel görünmeye başlayınca YASAK ile karşılaştık,
Biz de zaten fotoğraflarımızı çekmiştik,
Sakince oradan ayrıldık :))
 


Bir başka gün de; Kadıköyden Moda sahiline indik ve sahil yolunda yürüdük,
Hava da şansımıza çok güzeldi,
Yürüyüş için ideal bir parkur,
Geçen vapurları izlemek,
Martıların denize pike atmalarının güzelliğine bakakalmak,
Nasıl iyi geldi bizim gibi denizi olmayan şehirden gelenlere,
Ruhum dinlendi, deniz havası içimi temizledi,


İstanbul biz Ankaralılar için yorucu bir şehir,
Özellikle trafik, kalabalık, karmaşa,
Her şeye rağmen Dünyanın en güzel kenti,
Ben geleyim keyfe keder gezip tozayım, 
Çalışmak işe gidip gelmek, 
Bir yere zamanında  yetişmek çok stresli,
İnstagram'da paylaştığım İstanbul fotoğrafımın altına "İstanbul'un en güzel yanı Ankara'ya dönmektir" yazdım ama sanırım İstanbullular tam tersini söylermiş öyle mi?
Siz ne dersiniz İstanbul'da yaşam nasıl?


8 Kasım 2017 Çarşamba

64dergi'nin ÇIĞILIĞI

Bahri Gördebak  editörlüğünde çıkan kültür ve sanat dergisi 64dergi yayın hayatına Ekim ayında başladı,
Şiir ve yazıları ile dergiye hayat veren yedi farklı isim var, 
Bahri Gördebak, İsmail Canbulat, İbrahim Alper Aksoy, Fatma Erdem, Hüseyin C., Mehmet Talha, Gizem A.


Dergi sayfalarını çevirdikçe, bir davet evinde ocağın üzerinde bulunan tencerelerin kapağını açıp her biri ayrı lezzette ve kokudaki yemeklerden tadıyorsunuz adeta...

Dergi bitince tadı damağımızda kalıyor tüm bu lezzetli yazıların,
Derginin 20.sayfasında " Yargılamak/Eleştirmek Üzerine" bir yazım bulunuyor
Üç ayda bir yayınlanacak olan 64dergi'ye yayın hayatında başarılar diliyorum....



3 Kasım 2017 Cuma

MUTFAK MABEDİM DEĞİL, ANI DEFTERİM OLDU

BU KİTAP ÇOCUKLUĞUNU GÖKYÜZÜ GİBİ BAŞININ ÜSTÜNDE TAŞIYAN HERKES İÇİNDİR*

* Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk hiçbir yere gitmiyor
Edip Cansever

Nurşen Şenol Güllüoğlu’nun ilk kitabı “Mutfağın Hatıra Defteri”  Ayizi Yayınlarından Ekim ayında çıktı. Kapak resmi ve kitabın içindeki illüstrasyonlar Füsun Ürkün’e ait.

Sanatın her dalına ve okumaya tutkun emekli öğretmen Nurşen’i,  2009’dan beri yazılarını paylaştığı “Leylak Dalı” isimli bloğundan tanımış ve yazılarının tutkunu olmuştum. Yaşadığı şehirler olan Ankara’da ve Antalya’da karşılıklı kahve içip sohbet ettiğimizde de yazılarını okurken hissettiğim tadı ve keyfi hissetmiştim. Bana blog dünyasının kazandırdığı dostlardan oldu Leylağım. Kitabının yayınlandığını duyunca çok mutlu oldum ve heyecanlandım. Elime aldığımda hiç bırakmadan zevkle okudum o küçük kızın çocukluk anılarını.

İsmine aldanıp yemek kitabı olduğunu düşünmeyin bu kitap, küçük bir kızın gözüyle Ankara’da geçen çocukluğundan unutulmaz anılarını anlatıyor.  Kitap tanıtımında  “herkesin “dar ve sabit gelirli” ama kimsenin “yoksul” olmadığı bir dünyayı hatırlatıyor bize” diyor. Küçük kızın yaşadığı her anının ardından gelen yemek tarifleri ile o dünyanın içine ışınlanıyorsunuz.


YAZDIKÇA YAZDIM, YAZDIKÇA GELİŞTİM

Nurşenciğim kitabın yolu açık olsun. Blog yazarlığından kitap yazarlığına geçiş sürecini bize anlatabilir misin? 2009 yılında ilk bloğunu açtığında aklına gelir miydi sekiz yıl sonra bir kitap yazacağın?

Hayatımın her döneminde yazmayı çok sevdim. İlkokul birinci sınıftayken gazete çıkarmaya niyet etmiştim de yanıma arkadaş bulamamıştım. Yoksa o zamandan başlayacaktı maceram. Sonra ilkokul 3. Sınıfta bir şiir yazıp o zamanlar yayınlanan çocuk dergilerinden birine yolladım. Birkaç ay sonra epey değiştirilmiş olarak çıktı şiirim, sadece altındaki imza ve başlık bana aitti, çok bozulmuştum. Yalnız şiirin konusu da köydü, 10 yıllık ömründe hiç köye gitmemiş biri olarak epey cesur bir girişimmiş, adamların değiştirdiği kadar var yani. Daha sonraki yıllarda yazma eylemim günlük tutmaktan öte geçmedi. Yalnız lisede kompozisyon derslerinden parlak notlar alırdım. Sonraları üniversite telaşı, evlilik, çocuk, iş hayatı gibi hayat gaileleri bir süre yazmaktan uzak tuttu. Hayatım rutin bir akışa dönünce yazmaya tekrar başladım. Aklıma gelen her şeyi yazıyordum, bazı kitap ve dergilerde ufak-tefek yazılarım yayınlandı. Hayatımda duyduğum en büyük heyecanlardan biri ilk yazımın yayınlandığı karma bir kitabın piyasaya çıkıp elime geçtiği gündü. Sonraları birkaç kolektif kitapta daha yer aldım, yaşadığım kentin belediyesinin açtığı “Aile Tarihinde Kentiniz” isimli bir yarışmada anneannemi, ailesini ve Niğde’yi anlattığım bir yazı ile ikinci oldum. O sırada bloglar yaygınlaşmaya başlamıştı, bazı blogları okumaya başladım ve sonra “neden benim de bir blogum olmasın” dedim. Kitabım yoksa blogum olsun, hiç olmazsa yazdıklarımı birileri okur. Demek ki içimde bir kitap yayınlama arzusu hep varmış. Açtım blogu, kısa sürede takipçim çoğaldı, yazdıkça yazdım, yazdıkça geliştim. Birkaç yıldır bir kitap için kendimce hazırlıklar içindeydim ama ağırdan alıyordum. Eş-dost teşvik ediyor, kız kardeşim baskı üstüne baskı yapıyor ama ben hep kulak ardı ediyordum. Bir zamanı varmış. Yaz sonu iş ciddiye bindi. Yayınevi yolladığım örnekleri okuyunca devamını istedi. Her şey çok kısa sürede gerçekleşti. Eksikler çabucak tamamlandı, çok sevgili ressam arkadaşım Füsun Ürkün çizimleri yaptı ve kapak için resimlerinden birini kullanmama izin verdi. Böylece daha ben “ne oluyor?” demeden kitap baskıya gitmişti bile.


MUTFAK MABEDİM DEĞİL, ANI DEFTERİM OLDU

“Mutfağın Hatıra Defteri”nde anlattığın her anının içerisinde hafızanda iz bırakan bir yemek yer alıyor. Sanırım her yemek damakta bıraktığı tat kadar hafızada da iz bırakıyor öyle mi?

Aslında çok iştahsız bir çocuktum küçükken, sadece belli yemeklere ve meyvelere düşkündüm. Seçerek yerdim ve annem bana “ciciboğaz” derdi. Hal böyleyken yemeğe olan merakım yemeğin kendinden ziyade sunumuna ve arka planına yönelikti. Bunca yemek aklımda yer edip her biri bir öyküye konu olunca yayıncım bile bana “iştahsızım diyorsun ama bayağı bayağı obur bir çocukmuşsun” dedi. İştahsızdım gerçekten ama dikkatliydim, yemek yeme biçimleri, sofralar, yiyeceklerin hazırlanışı hep dikkatimi çeker, zihnimde yer ederdi. Kalabalık bir akraba çevremiz vardı ve hepsi de iştahlı, yemeğe düşkün insanlardı, haliyle böyle bir ortamda mutfakla ilgili çok anı birikiyor.

“Mutfak mabedim olmadı anı defterim oldu” sözünü çok sevdim. Senin gibi edebiyat ve sanatla iç içe olan bir kadın için mutfağın hayatındaki yerinden biraz bahsedebilir misin?

Çocukken yemek pişirmeye çok meraklıydım. Kitapta da bahsettim, annemin teyzesinin Niğde’de muhteşem bir bahçesi vardı, dönümlerce uzanırdı. Yazları oraya giderdik 10-15 gün. Orada büyük, mermer bir taş vardı. Orası benim mutfağımdı. Bahçeden topladığım ot-çöple her yaz orada onlarca yemek kotardım aklım sıra. Uzun yıllar tek çocuktum ben, haliyle kendimi avutma yöntemleri geliştirmiştim. Yalnızlıktan hiç sıkılmazdım. Bunlardan biri de çeşitli gazete ve dergilerden kestiğim meyve, sebze ve benzeri gıda resimlerini önüme koyduğum yemek tarifleriyle sözüm ona pişirmekti. Saatlerce hiç sıkılmadan uğraşırdım bunlarla. Bir süre sonra annemin Burda Dergilerindeki rengârenk yemek tariflerine merak saldım. Ortaokuldaydım ve kırık dökük Almancamla sözlük yardımı alarak Türkçe ’ye çevirmek için sıkı mesai harcardım. Hatta bir portakal jölesini çevirmeyi başarmış, arkadaşlarıma pişirip ikram etmiştim. Bir kısmı ayıla bayıla yerken, bir kısmı da gizliden çiçek saksısına dökmüştü. Sonra okul bitti, evlendim ve bu iş keyif olmaktan görev olmaya dönüştü. Her gün yemek pişirmek ilk yılların hevesi geçtikten sonra ciddi bir angarya haline geldi. Ben yemek pişirmeyi sevmiyordum. Ben yeni tarifler denemeyi, pişirdiğim yemeği süslemeyi, onu sunmayı, güzel sofralar hazırlamayı seviyordum. Sanırım sanat yönümle bağlantısı buradan geliyor. Benim işim yemekle değil, o yemeğe katılan duygularla, o yemeğin konduğu sofradaki sohbetlerle, o yemeği hazırlayanların değişmeyen tarzlarıyla idi. O yüzden mutfak mabedim değil, anı defterim oldu.

FÜRUZAN’IN ÖYKÜLERİNDEKİ İNCELİK, AYRINTI BOLLUĞU VE KULLANDIĞI DİL BENİ DERİNDEN ETKİLEMİŞTİR

Türkiye’nin en iyi öykücüsü olduğunu düşündüğün Yazar Füruzan’ın lise son sınıfta “Parasız Yatılı” kitabıyla hayatına girdiğini ve bir daha hiç çıkmadığını biliyorum. “Bu kitapta yer alan öykülerden “Edirne Köprülerini” yazabilmiş olmayı isterdim” diyorsun  paylaştığın ilk blog yazında. Yazarlığında nasıl bir etkisi oldu Füruzan’ın?

  
Füruzan ayrıntılara önem veren, incelikleri keşfeden ve bunları olağanüstü bir dille sunabilen bir yazar. Dün, bugün, yarın ve daima benim en sevdiğim öykücü olmaya devam edecek. Ayrıntılar benim için çok önemlidir, gözlemci bir ruhum vardır. Kimsenin dikkat etmediği şeyleri görürüm çoğu zaman. Toplu yerlerde insanları gözler, onlara öyküler kurarım. Bir de Allah vergisi bir hafızam vardır, pek unutmam. Füruzan’ın öykülerindeki incelik, ayrıntı bolluğu ve kullandığı dil beni derinden etkilemiştir. Zira erken yaşta okumakla kalmayıp her bir öyküsünü defalarca elimden geçirmişimdir. Keşke onun gibi yazmayı becerebilsem.

“Küçük kız Ankara’nın komik isimli semtindeki loş salonunda kurulu sobanın üzerinde tıkırdayan yemeğe gözlerini dikmişti” Küçük kızın zihnine yerleşen ilk yemek deneyimi  o tencerede pişen tas kebabı. Ankara’nın komik isimli semtini merak etmedim desem yalan. Yemekten ziyade o sofraların canlandırdığı duyguyu anlatabilir misin?

Komik isimli semti açıklamamda mahzur yok, Saimekadın. Bir yıl oturduk orada, çok küçüktüm ama hafızamda özel bir yeri var. Pek çok ilkime sahne oldu. Onca seneden sonra o soba ve üzerinde kaynayan o tencere hala gözlerimin önündedir. Üzerinde oturduğum halı örtülü divan, önündeki masa hiç aklımdan çıkmaz. Komşular keza, yan dairede oturan aile ve aslında çok efendi bir insan olmasına rağmen ödümün koptuğu, uzaktan görür görmez saklandığım babaları, alt kattaki Cennet abla ve abisi, komşu kızı, ilk arkadaşım Gülcan bir daha asla karşılaşmamama rağmen tüm canlılığıyla aklımdadır. Anneannem ve dayımla birlikte oturduk o evde, dayımla aramızda 9 yaş vardı ve inanılmaz kavgalar ederdik. Hemen her sofrada mutlaka atışır ve ben anneannemden mutlaka azar işitirdim oğlunu kızdırdığım için. O sofralar hep erken yaşta kaybettiğim ve çok sevdiğim dayımın üç numaraya vurulmuş esmer kafasında cin gibi parlayan gözleriyle belirir zihnimde. Ve babamın her akşam ihmal etmeden getirdiği parmak çikolatalarla.

MİS GİBİ BİR KOKUYDU MUTFAĞI DOLDURAN

Yaz günlerinin rengarenk gözdesi macuncu tezgahını anlatıyor küçük kız. “Önünde açılan macun tablası değil gökkuşağıdır adeta, eğilip tablanın altından geçse cinsiyet değiştirecektir sanki. Kırmızının parıltısı, sarının ışıltısı, yeşilin ferahlığı “al beni” dercesine göz kırpmaktadır.” Babasının almasına kesin yasak koyduğu macun yerine babayla birlikte yaptığı Büzeyden’i bize anlatır mısın?

Babamdan hayatımda yediğim ilk ve tek tokattı, sanırım en az benim kadar, hatta benden daha çok babam üzülmüştü sinirine yenilip attığı o tokata. Büzeyden bir çeşit özür dileme idi. Sağlıklı bir özür dileme. Birlikte pekmezi bir sahana koymuş ve koyulaşana kadar kaynatmıştık, mis gibi bir kokuydu mutfağı dolduran ve ben o kokuyu nerede duysam babamı anıp bu olayı hatırlarım. Koyulaşan pekmez büzeydene dönüşüp çatala dolandığında macunun yerini pek tutmamıştı ama ben babamın özrünü çoktan kabul etmiştim.

OKUMAK İÇTEN GELEN BİR ŞEY

Malum tüm anne babalar çocuklarının az kitap okuduğundan şikayetçidir. “Salona geçip Doğan Kardeş dergisini alarak küçük somyaya uzandı.” cümlesini okuyunca  özendim o küçük kıza. Ne yapmalı çocuklara kitap okuma sevgisini aşılamak için?

Çocuklara kitap okutmak, hele de bilgisayarın, internetin, tabletlerin ve her türlü sanal oyunun hakim olduğu bu yüzyılda çok zor. Bu bence içten gelen bir şey. Okumayı öğrendiğim zaman ilkokul öğretmenim bize hikaye kitapları dağıtmıştı. Hala isimlerini hatırlarım, “Arap Cambi”, “Küçük Leylek Taktak”, “Tekir ile Mekir” gibi resimli küçücük kitaplardı. Onları okurken aldığım doyumsuz zevk benim ileride bir kitap kurdu olacağımın habercisiydi. Annem, babam çok okuyan insanlar değildi ama ben deliler gibi okurdum, benden gören kardeşim de aynı alışkanlığı edindi ama bu mutlaka böyle olacak değil. Evde çok kitap bulunması ve ebeveynin çok kitap okuması teşvik edici olabildiği gibi caydırıcı da olabiliyor ne yazık ki.

ŞİMDİKİ ANKARA, KOSKOCAMAN, KABA SABA BİR KÖY

“Su kokar mı? Kokardı ever; mis gibi, bahar gibi, bulut gibi, su gibi kokardı. Sarılıp öpmek isterdiniz.” Çocukluğunun en güzel günlerini artık olmayan o bahçede geçirebildiği için kendini mutlu hisseden küçük kız günümüz Ankara’sına baktığında ne görüyor?

Çok şanslı bir küçük kızdım gerçekten. Sadece yazları gittiğimiz büyük teyzemin ve dedemin bağı-bahçesi değil kendimizin uzun yıllar oturduğu ev de kocaman bahçeli, arkasında kırların uzandığı bir siteydi. Bıkıncaya kadar sokakta oynayıp ağaçla, çiçekle, böcekle, kuşla, kediyle, köpekle iç içe olduk. Yenimahalle o zamanlar yeni kurulan bir memur semti idi ve bütün evler en fazla iki katlı ve bahçeliydi. İnsanlar birbirine saygılı, kurallara uyan, iyi niyetliydiler. Gerek o semtte gerek Ankara’nın içinde yeşil boldu, binalar kişilikli idi. Şimdiki Ankara mı? Benim çocukluğumun hatta genç kızlığımın şehriyle alakası olmayan koskocaman, kaba saba bir köy.

“Yazılmamış bir kuraldı, çocuklar tüm evlerin çocuğu, anneler tüm evlerin annesiydi bu apartmanda, geri çevirmek olmazdı” O yılların naifliğini ve sıcaklığını anlatan bu cümleyi ben çok sevdim. Dostluklar gibi komşuluklarda mı değişti?

Değişti maalesef, dostluklar belki değişmedi ama komşuluklar değişti. Aynı apartmanda yıllarca oturup birbirini tanımayan insanlar var. Hayat şartları, eskiden anneler pek çalışmazdı, haliyle gündüzleri birbirleriyle vakit geçirirlerdi. Günümüzün çalışan kadınlarının komşuluk yapacak zamanları bile yok. Eskiden devlet okullarından başka seçenekleri olmayan çocuklar şimdi bir yarışın içinde debelenip durur ki değil komşu çocuklarını tanıyacak, nefes alacak vakte sahip değiller. O apartmanın benim anılarımda bu kadar yer etmesine ve unutmayışıma sebep o komşuluklardır zaten, şimdi ara ki bulasın.

18 ANI 18 YEMEK TARİFİ

Mutfağın Hatıra Defterinde 18 çocukluk anısını 18 yemek tarifi süslüyor.
Tas kebabı, Muzlu rulo pasta, Karnıyarık turşusu, Kuru kayısı tatlısı, Baba usulü pekmezli, Elmasiye, Büzeyden, Bademli kayısı kompostosu, Kağıt helva pastası, Yaprak kereviz salatası, Kedi dilli bisküvili küre pasta,  Mahlepli çörek, Kayısı marmelatlı, Anne usulü zeytinyağı barbunya,  Uçuklu börek ekşili pırasa, Yenge usulü spagetti, Ev yapımı çemen, Anneanne usulü topak köfte, Sucuk içi köfte.
Bu tatları evde hala yapıyor musun?

Bir kısmını yapıyorum, işin aslında biraz kolaya kaçıyorum. Pek zahmetli olanlara girişmiyorum ya da kırk yılda bir oluyor. Bir de artık yaş icabı daha sağlıklı beslenmeye gayret ediyoruz, sucukiçi köfteler, çemenler falan pek uygun değil. Bunlar anneannem gibi eski toprakların bünyesine uyar, bizim gibi hormonlu gıdalarla büyüyenlere değil. Eskisi gibi misafir ağırlamalar falan da kalmadı ama yine de yılda bir-iki bu tatları hatırlayıp yaptığım oluyor.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyorum…