12 Nisan 2018 Perşembe

ESKİ AĞZA YENİ TAT


Bugün dilimlenmiş karpuz geldi önüme gittiğim restoranda. Onu görünce gülerek "eski ağza yeni tat" dedim. Arkadaşlarım hayrola dediklerinde babamı yad ettim. Babam çocukken Ünye'de çarşamba günleri kurulan köylü pazarından satın aldığı, yeni çıkan turfanda meyvelerden eve getirdiğinde, "eski ağza yeni tat"  diyerek yerken bir de kahkaha atardı. Bizde adetmiş bu şekilde yapılırmış. Böyle bir adet duydunuz mu daha önce?

Şimdiki çocuklar turfanda meyve, sebze de ne demek? diye sorabilirler. Mevsimin başında ilk yetişen sebze ve meyvedir Turfanda. Neredeyse tüm sebze ve meyvelerin her mevsim satılmasından dolayı bu farkı anlamaları çok zor. Yaz kış domates, salatalık, kabak, patlıcan, çilek yiyoruz. Tabi sağlıklı mı, GDO'lu mu (Genetiği Değiştirilmiş Organizma)  bilemiyoruz.  İlkokulda sınavda sorardı öğretmen yaz sebzeleri ve kış sebzeleri nelerdir? Yazın ve kışın yediklerimizi aklıma getirir doğru cevabı verirdim. Hiç aklım karışmamıştı o yıllarda...

Bizim sokakta Yüksel Teyzenin evinin bahçesinde, kuş cıvıltılarının eksik olmadığı yemyeşil yaprakları altına eriklerin saklandığı bir erik ağacı vardı. Çocukluk işte sürekli gözlerdik, o sulu mu sulu, ısırdığında çıkan o çıtırtıdan lezzeti anlaşılan eriğin olgunlaşmasını. Taşlayıp düşürdükten sonra, yalandan şöyle kolumuzda silip, ağzımıza atmak için can attığımız o ufacık eriğin pek de olgunlaşmasını beklemediğimiz sonucuna varabiliriz gerçi. Tabi ağacın sahibi görmeden yapacaktık bu gizli görevi. Biz çocukların ağacı taşladığını görür görmez o eski pencereden başını uzatıp bağırırdı bize ağacın koruyucusu! Kocaman yemyeşil dalların yaprakları bize siper olurdu, altına saklanırdık sesi duymamızla kaçışmamız bir olurdu. Sokakta oynayan çocuklardık biz o zamanlar. Mahallemizde mandalina, incir, muşmula (yeni dünya), elma, taflan, nar ağaçları olan bahçeli evler vardı.  Bazı  büyükler topladıkları meyvelerden çocuklara da dağıtırlardı. Ancak bizim ağaçtan kopardıklarımız kadar lezzetli gelmezdi onlar. Haram yememeye de çok dikkat ederdik. Yüksel Teyzenin erikleri haram sayılmazdı ki, biliyordu o bizi mahallenin yaramazlarıydık bizler. Karşı komşumuzun kocaman bahçesinde ise Taflan Ağacı tüm ihtişamı ile bol bol meyve verirdi. Ağzında buruk bir tat bırakan bu meyveye biz çocuklar pek rağbet etmezdik. Yediğimizde hem dilimiz, hem elimiz kıpkırmızı olurdu. Arnavut kaldırımlı Ünye sokaklarında bahçeli eski evlerini özlüyorum. Mis kokulu çam ağaçlı yokuşlarından çıkarken çam kozalaklarının içinde fıstıklarını görüp mutlu olurduk. 

10 Nisan 2018 Salı

FOTOĞRAFA SOMURTANLARDAN MISIN?


Fotoğraf çekilirken güler misiniz?
Yoksa somurtmayı mı tercih edersiniz?
Tercih meselesi midir gülümsemek?
Fotoğraflar anlamlı, güzel mutlu olduğumuz anları paylaşmak ve ölümsüzleştirmek için varlar.
Ben hiç anlayamamışımdır neden somurtarak bakılır fotoğrafa?
"O fotoğrafa baktığımda, mutlu insanların arasında zoraki poz veren biri var"
Bana genelde bunu anlatır o fotoğraf,
Sanat fotoğraflarını kastetmiyorum,
Hani şöyle allengirli, temalı bir fotoğrafa poz verirsin, gülmek yerine anlamlı bakarsın, ciddi olursun o başka,
Ama bir aile fotoğrafında somurtan biri gördüğümde onun fiziksel veya psikolojik bir durum olduğunu düşünmeden edemem,
Bu mutlu anda insan neden kızgın bakar ki, bir gülümsemeyi çok görür kendisine?
Yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü üzere ben, 32 dişi ile sırıtan pozlar veren biriyim çoğunlukla :))
Belki de o nedenle bilemiyorum ciddi poz ile fotoğraf çektirmeyi,
Dişlerimde bir problem olsaydı da dişimi göstermeden de olsa  gülerdim,
Viktor Hugo abimiz ne demiş ; "Gülmek için mutlu olmayı beklemeyin, belki gülmeden ölürsünüz"
Beklemeyelim bence de her fırsatta gülelim ki, mutlu hissedelim, mutlu edelim, germeyelim kimseyi, kendimizi özellikle de,
Parayla mı ki, bir gülümsemeyi bizden esirgiyorsunuz? dedirtmeyelim,
Yıllar içinde öyle birçok tanıdığım oldu , güzel bir söz söylemeyi, gülümsemeyi çok gören,
Sürekli eleştiren ve yargılayan,
Çok yazık onlara, bence kendine ediyor insan sadece,
Hayata pozitif bakmanın ve iyimserliğin sağlığımıza da katkısı bilimsel olarak ispat edilmişken,
Neden "tin tin tin" yaşıyorsunuz hayatı,
Hayat çok kısa başkalarını kıskanmak, eleştirmek, kendini yemek yerine güzelliklere odaklan,
Yapamadıklarını başkaları yaptıkça onların başarıları ile mutlu ol,
Tebrik et, pof pofla, güzel söz söyle, mutlu hissettir,
Bak gör bumerang gibi o iyi hissetme hali sana dönecek,
Sen de mutlu ve neşeli olacaksın....

Somurtarak poz veren dostlara selam olsun!!!

9 Nisan 2018 Pazartesi

PLAZADAN DÜNYAYA


26 yıldır kamuda çalışan ve sabah 9 akşam 6 mesai kavramı içinde sıkışan bir iş insanı olarak,
Plazadan Dünyaya'nın Mersinli plaza kaçkını bu pırıl pırıl üç kadının yaptıkları işe şapka çıkardım onları tanıdığımda,
Evren'in Canlı YouTube Blog Sohbetlerinde izlediğimde gıpta ettim bu cesur kadınlara,
Neden mi?
"Hayat kısa, hayaller çok "deyip istifayı basan kaç kişiyiz?
Bir diğeri "Başka bir hayat mümkün mü?" demiş basmış istifayı,
Diğeri iki yıldan fazla süre mobbinge maruz kalıyor ve bu yetmezmiş gibi sonrasında işine son veriliyor,
İşte bu üç kadın plaza hayatını bıraksalar da sürekli üretmeye, çalışmaya, şahane işler yapmaya devam ediyorlar,


 Tek çiçek koklayarak ömür geçmez” derler, bize göre her kariyer bir çiçektir :) 
Her çiçekten bal almayı da tercih edebiliriz, çiçeklere uzaktan bakıp ekmek banmayı da...

Bu yukarıdaki cümlelerine bayıldım,
Gerçi ben 27 yıldır kamuda çalışıyorum ama her çiçekten bal almayı da ihmal etmiyorum çok şükür :)



Haftanın Blog Önerisi kategorisinde bloğumu paylaşıp, nasıl da güzel tespitlerde bulunmuşlar,
Okuyunca çok ama çok mutlu oldum,
Çok teşekkür ediyorum....

Hatırlarsınız geçen sene “Gelecek Vadeden Bloglar” listesinde yer almıştık. Hatta mutluluğumuzu bu yazı ile sizinle de paylaşmıştık 😉 . Bu listeye girmek, bizi motive ettiği kadar bir çok yeni ve güzel blogger’la tanışmamızı da sağladı. İşte bu haftanın blogu “Mavi Anne” de onlardan biri.
Mavi Anne, Ankara’da yaşadığı için onunla ancak sosyal medya ve bloglarımız üzerinden konuşabiliyorduk. Ta ki Blog Yazarları Çalıştayı’na kadar… Kanlı canlı tanışmamız çalıştayda oldu 🙂  Ve sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi muhabbetimize kaldığımız yerden devam ettik…
Gelelim “Mavi Anne”nin nasıl bir blog olduğuna;
  • mavi anne instagramMavi Anne’nin güzel sahibi Fatma Erdem Canbulat, üniversiteden mezun olduğundan beri mesleğini yapan bir çevre mühendisi.
  • 2005’ten beri aktif olan blog aslında; gezdiği yerlerin, okuduğu kitapların, yaptığı söyleşilerin, yaşadığı deneyimlerin yer aldığı bir yaşam bloğu. Kendi deyimiyle, bir nevi dijital günlük.
  • 2006 yılında Hürriyet Gazetesi’nin “Sen de Yolla” isimli gönüllü muhabirlerin arandığı haberine kayıtsız kalamamasıyla muhabirlik macerası başlıyor ve  ankara.sendeyolla.com’un gönüllü kent muhabiri üyelerinden biri oluyor. Bir çok haberin altında imzası olduğu gibi Emel Sayın, Sunay Akın, Ayşe Kulin gibi isimlerle de röportajlar yapıyor. Mavi Anne, sanat ve kültür çevresinden takip ettiği kişilerle röportaj yapmaya ve bunları sitesinde paylaşmaya devam ediyor. Biyografi okumayı seven biri olarak röportajlar kategorisi favorim 🙂
  • Yabancı dizi önerilerinden yemek tariflerine kadar her konuda yazıyor. İlla ki ilgi alanınıza göre bir yazıya denk gelirsiniz.
  • Mavi Anne’nin blogunun bu kadar renkli olmasında; çok okuyan, gezen, her daim gündemi takip eden, yerinde duramayan bir karaktere sahip olmasının da etkisi büyük kuşkusuz. Dolayısıyla onun, bloğu ve işi dışında bir çok farklı alanda da aktif olduğunu görüyoruz. Banu Tozluyurt’un “İmza: Ben” ve “İmza: Karın” isimli kitaplarında; Lale Manço, İlkim Karaca, Cemre Birand gibi isimlerle birlikte onun da eşine yazdığı bir mektup var mesela 🙂 . 99 kadının hikayelerini paylaştığı ve geliri Kansersiz Yaşam Derneği’ne bağışlanan “Bir Arkadaşımın Başına Gelmiş” isimli kitapta da bir hikayesine rastlayabilirsiniz, benden söylemesi 😉

Hayata hep gülerek bakan güzel gözlü, samimi, iyi niyetli Mavi Anne… Yaşadıklarını hep bizimle paylaşmaya devam et! İyi ki seni tanımışız…
Sevgilerimizle,

3 Nisan 2018 Salı

Aylin Çifçi’nin „saf.“ Fotoğraf Sergisi 4 Nisan-4 Mayıs tarihlerinde  Formeo İstanbul’da


Aylin web sitesinde düğün ve portre fotoğrafçısı olarak tanımlamış kendisini. Ancak, bu iki kelime Aylin Çifçi’yi anlatmada yetersiz kalıyor. Onunla tanışıklığımız kişisel blogların çok popüler olduğu yıllara dayanıyor. Sürekli güncellenen bloglar, zengin içerikler, fotoğraflar, yorumlar ile renkli bir dünya sunuyordu bizlere. O zamanlar instagram hayatımıza girmemişti. Aylin’in o yalın, sade bir o kadar da, etkileyici fotoğrafları ile o yıllarda tanıştım. O zamanlar Almanya’da Johannes Gutenberg Güzel Sanatlar Grafik Tasarımı okuyordu.

İlk fotoğraf sergisini „Eigenliebe“ („Bencillik“),  Almanya'da 2010 yılında gerçekleştirdi.

O günlerden bugünler çok yol aldı Aylin, sadece mecazi anlamda değil bu yol alma tanımlaması. Halen Dünyanın çeşitli ülkelerinde çektiği fotoğrafları ile 8 yıldır sürdürüyor bu yolculuğunu ve kariyerini. Bu vesile ile başarılarıyla gurur duyduğum Aylin ile söyleşi yapma fırsatı buldum.

„saf.“  Bir şeyin kök hali görüp görebileceğimiz en temiz varlıktır.

Düğün fotoğrafçılığından çok uzak bir tema „Bencillik“ adıyla ilk sergini yapmıştın. Şimdi de „saf.“  Bize anlatabilir misin nasıl bir çalışmanın ürünü bu sergi?

Aslında düğün dışında pek çok farklı fotoğraf da çekiyorum. Bir kaç yıldır yemek fotoğrafları üzerinde de çalışıyorum. saf. - konusunu da böyle keşfettim aslında. Çünkü yemek çektikçe,  yemeklerin bitmiş halinden çok, öz halleri benim dikkatimi çekmeye başladı. Soğanları incelerken, kabuğundan tut, çiçeğine kadar büyülendim. Yani bir şeyin özü, özellikle topraktan gelen, ilgimi çekmeye başladı. Daha sonrasında bu yiyeceklerin faydaları, kelime kökleri nereden geliyor onları araştırmaya başladım. saf. hayatımızda olan ama görmemezlikten geldiğimizi, görmeyi unuttuğumuz yiyeceklerin naif ve detaylı halini ele alıyor.


ELVAN ODABAŞI SAYESİNDE BESLENMENİN 

FARKINDALIĞINI ÖĞRENDİM


 Beslenmek her ne kadar zorunlu ve rutine bağlanmış bir ihtiyaç olsa da, aslında saf ve doğru beslenmek tamamen incelik ve farkındalık gerektiren bir bilinçtir.”

Sergini Diyetisyen Elvan Odabaşı’nın Ofisi İstanbul Formeo’da yapmanın özel bir anlamı olduğunu düşünüyorum, doğru mu?

Elvan Odabaşı bana ofisi ilk gösterdiğinde, o zamanlar daha tadilat halindeydi, ofisin kapısından girdim ve içime bir şey doğdu. Ne olduğunu bilmiyordum o zamanlar, fakat İstanbul ofisini anında benimsedim. Sonrasında da birlikte orada sergi yapma fikrini oluşturduk. Yani konu, mekan ve kişiler aslında birer tesadüf değil, tamam birbirine bağlantılı. Fakat kendisi bu konuyu ele almamda çok etkili. Çünkü yıllardan beri sayesinde beslenmenin farkındalığını öğrendim. Belki de Elvanla yollarım kesişmese, asla saf.'i da ele alamazdım.

KABUKLARINI KIRMAK İÇİN BAZEN DÜRTMEK GEREKİYOR


“Kabuk; korunaklı bir mevki ama monotonlu tutsaklık. Bu yüzdendir ki bir kabuk asla çatlamadan ve kırılmadan hayatta kalmadı.”

İnstagram hesabında yaptığın video paylaşımın çok ses getirdi.  Aylin kabuğunu kırmak için hangi aşamalardan geçti?

Ben hangi aşamada ve ne zaman kabuklarımı kırdığımı hiç bilmiyorum. Arkamı dönüp baktığımda olan olmuş oluyor ve hatta geriye dönmesi bile imkansız hale geliyor, bu yüzden çıktığım yola da devam etmem gerekiyor – farklı bir döngü benimkisi. Aslında sürekli  yeniliklere adım atsam da, kendi kabuğumda da çok mutluyum ve çok zor çıkıyorum kabuğumdan. Bence insanın doğasında kendi kendine bir şeyleri değiştirme veya ilerleme hissi var. Bazen dürtmek gerekiyor. İlginç bir şekilde, yapmayı hiç istemediğim ve sevmediğim şeylere zorlayarak kendimi, kabuklarımı kırıyorum. Yani hırsla hedeflediğim bir projeden ziyade, kendimi “aman sıkılığa gelemem” diyerek kendimi çektiğim bütün her şeyin üzerine giderek kabuğumu kırıyorum belki de...

ÖZLEMEYİ SEVİYORUM


Çekimlerinde hep yanında olan şahane video ve fotoğraflarını gördüğümüz hayat arkadaşın, yol arkadaşın ve eşin Kadir Söylemez ile nikâhından bir yıl sonra Afrika’da düğün yaptınız. O muhteşem fotoğraflarınıza gıpta ederek bakan herkesin aklına gelen soruyu sormak istiyorum. Nereden çıktı Afrika’da düğün yapma fikri?

Bizim hayatımız ve ilişkimiz seyahat etmekle geçti. Düğün sektöründe çalıştığımız için kalabalık ortamları ve bir takım düğün ritüellerini hiç samimi bulmadık. Biz çok farklı kültürlerin düğünlerinde bulunduk, bu yüzden ne istediğimizi de iyi biliyorduk aslında ve başka arayışlar da olduğumuz için kendimize bir rota belirlemek istedik, çünkü düğüne harcayacağın bütçeyle, hem başka bir ülke görebilmek, hem düğün yapmak mümkün. Bizim için farklı bir ülkeye gitmek ve gezmek daima ön planda oldu. Küçüklüğümden beri de Afrika'yı hep görmek istemişimdir. Böylelikle neden Afrika olmasın diye sorunca kendimize, o zaman Afrika olsun diye karar aldık. Ben uzakları seviyorum. Sanırım uzaklarda ve farklı kıtalarda insan daha çok kendi gibi olabiliyor. Bu yüzden de uzakları seçtik. 

Saf. BENİM KÖKÜM ÇANAKKALE ECEABAT


Sırtında çantan, elinde fotoğraf makinan Dünyayı geziyorsun, bu göçebe hayatta en çok özlediğin şey ne?

Çok komik, ben aslında evimi aşırı derecede seven ve dışarıya çıkmayı da hiç sevmeyen bir insanım. Fakat kendime da daima zıt gittiğim için sanırım böyle bir hayatı seçtim. Ben sürekli bir özlem içinde yaşıyorum. Belki ilham kaynağım da bu olabilir. Hani bazı şairler aşk acısı çekmeyi sever ya, ben de özlemeyi seviyorum galiba. Çünkü ne zaman özlediğim bir yere gitsem, daima olmadığım yerde olmayı özlüyorum. Ne zaman özlediğim birisinin yanına gitsem, bir başka kişi ağır basıyor. Yani bu özlem duygusu hiç bitmiyor. Galiba bitsin de istemiyorum...hayatta özlediğimden ziyade bağlı olduğum şeyler var ve onları sık sık görmek istiyorum. Evim, yastığım ve ailem gibi.

Sana Çanakkale, Eceabat desem bana ne dersin?

Galiba her şey orada başladı ve belki de her şey orada bitebilir. Almanya'da doğup büyümeme rağmen, Anneannemin ve Annemin doğduğu yerlere çok bağlıyım. Çocukluğumun sadece yazlarını orada geçirdiğim bir bölge olsa da, ne zaman oraya gitsem içimde bir kıpırtı oluyor. Bence konu yine saf.'a bağlanıyor. Çünkü köküm orası. Havasını ayrı seviyorum, denizine hayranım. Ufak ama yeterli bir yer. Kendi hayatım gibi biraz.