21 Kasım 2017 Salı

MACERALI BİR "3. BLOG YAZARLARI ÇALIŞTAYI"NIN ARDINDAN

Arkadaşım Gülden ile iki ay önce almıştık Çalıştaya gitmek üzere İstanbul'a uçak biletimizi,
Heyecanla o günün gelmesini bekliyorduk,
Çalıştay ilk planlandığında sabah oturumları seyirciye kapalı olacak, öğleden sonra izleyicilerle değerlendirme yapılacaktı,
Program daha sonra değişti, sabah iki oturum yapıldı, 
Blog yazımında başarının parametreleri” 
 “Kadınlar blogluyor ama nasıl?” 
Bu oturumlara zaten katılamayacaktık, 
Biz Evren Soyuçok'un oturum başkanı olduğu Gelecek Blogda” oturumuna katılmak üzere yola çıktık,
Havaalanında uçak saatini beklerken bir anons ile sarsıldık, "uçak teknik bir arızadan dolayı  1 saat 50 dakika gecikecektir"
11'de İstanbul'da olmayı planlarken 12'de Ankara'dan havalandı uçak!
İnanılır gibi değildi,
Kısmet dedik, ne yapalım,
Havaalanında canım arkadaşımız Hafize ile karşılaşmamız tam anlamıyla "hayatta hiçbirşey tesadüf değildir" sözünün karşılığıydı,
Antalya'ya gidiyormuş bir toplantı için ve uçağı 11 30'daymış yarım saat onunla sohbet etmek kısmet oldu,

İstanbul'a vardığımızda Havabüs ile Kadıköy'e geçtik,
Oradan Vapura bindik Haliç'e geçtik,
Kadir Has Üniversitesi'ne aslında yürüyerek de gidebilirdik ancak geciktiğimiz için taksiye bindik saat 14:30'da üniversitedeydik,
Havaalanından tam bir saatte hedefe ulaşmıştık :))


Koşarak girdik salona,
Pırıl pırıl gençler oturuyorlardı "Gelecek Vadeden Bloglar" olarak
Evren tüm samimiyeti ile "Hoşgeldin Fatma" diyerek karşıladı beni,
O an "iyiki buradayım "dedim,
Bu kadar zahmete değdiğini düşündüm,

GELECEK VADEDEN BLOGLAR-GELECEK BLOGDA oturumunun katılımcıları;

Sema Eren Schoenrock - mutlueller.com
Semi'yi sosyal medyadan ve bloğundan zaten takip ediyordum. Ve gördüğümde de eski bir tanığı görmüş gibi oldum. Onun içtenlikle ve güleryüzle anlattıklarını dinlemek güzeldi....

Berfin Dağ - berfindag.com
Şahane bir genç ile tanışmanın mutluluğunu yaşadım. Berfin daha 18'inde akıllı ve ne istediğini bilen, gelecekte astrobiyolog olarak  NASA'da Astrobiyoloji Enstitüsünde başarı ile çalışacağına inandığım bir genç. Bloğunu takip etmenizi şiddetle tavsiye ederim. 

Doğukan Yılmaz - aklimca.com
Görkem Can - gorkemcan.com
Oktay Yenitürk - oktayy.net
Sezer İltekin - kelimelerbenim.com 
Bu genç arkadaşların bloglarını da hemen takibe aldım,
Aytül Örcün - aynahikayesi.blogspot.com.tr

Aytül ile sohbet etme şansı buldum, güzel fikirleri var blog yazarlarının ortak bir platformda buluşması gibi. 

Oğuz Gülay - kitaplaryolda.com Ekibi adına
Oğuz Beyi Evren'in Youtube Canlı Blog Sohbetlerinde izlemiştim, Sakarpiyon olarak tanıyordum. Kendisi ile çalıştay sonrası sohbet imkanı buldum. Fotoğrafçılık, yazılım, kitaplar birçok konuda çok yerinde değerlendirmeleri olan bir blog yazarı. Bloğunu takip ederek, onun da engin donanımından faydalanacağınıza inanıyorum.


Zeynep Erdoğan - Plazadandunyaya.com Ekibi adına katılıyordu. Ekipten İrem de oradaydı. Hikayelerini okuyup etkilenmiştim bu cesur kadınların. Gerçekten de ne kadar enerjik, mütevazi ve çalışkan olduklarını gördüm. Sürekli üreten ve fikirlerini canı gönülden paylaşan, gönlü geniş kadınları çok seviyorum. 

Çalıştay sonuç bildirgesi daha yayınlanmadı ama benim katıldığım son oturumdan çıkardığım sonuç;
Blog yazarlarının özgün içerik üretmeleri, 
Blogların güncellenmesinin süreklilik arz etmesi,
Blog yazarlarının birbirleri ile iletişiminin kuvvetlendirilmesi,
Blog yazarlığına teşvik edilmesi,
dikkate alınması gereken hususlar....
İnstagram facebook gibi sosyal ağların bloglar karşısındaki durumu konuşuldu,
Ben onları fast food olarak değerlendiriyorum açıkçası,
Blogları ise "anne sofrası" olarak görüyorum,
İştahla oturulan ve anne titizliği ile özenli hazırlanmış bir sofra Bloglar.....

Evren Soyuçok bu çalıştayların yapılması için çok emek harcadığını takip ettiğim için çok net görüyorum. Ve elimden geldiğince destek vermeye çalışıyorum. 
Ancak bu süreç içinde bayağı yıpranmış ve üzülmüş. Son yazdığı Ve.Da yazısından tüm bu süreci okuyabilirsiniz.

"Blog Yazarları Çalıştayının bazı ayrıntılarına takılıp eleştirilerini peş peşe sıralayanlar da niyeyse blog yazarı olduklarını yılda bir defa bu çalıştaylar sayesinde hatırlıyor. Bir yıl boyunca bu yönde herhangi bir adım atmayan, iletişimde bulunmayan arkadaşlar "yer almadığım çalıştay benim için yoktur" düşüncesiyle Blog Yazarları Çalıştayından ya hiç bahsetmiyor ya da etkinliği eleştirmeyi tercih ediyor." 

Hepimiz yapıcı eleştirilere her zaman açığız değil mi? Yukarıda bir kısmını paylaştığım durum gerçekten de iyi niyetli gelmiyor bana. Destek olmuyorsan köstek de olmayacaksın.  Moral bozmaya, motivasyonu düşürmeye ne gerek var. Madem sen daha iyisini yapacaksın. Buyur yap!! Ama hiç emek verme, daha iyisini ortaya koyama yapılanı sürekli eleştir ben bu noktada Dur! derim.
Malesef insanoğlu bencil, kendini kaf dağında gören, ukela yanını köreltmeyi bilemiyor. 
Empati kurmayı bilmeli, çaba gösteren, güzel şeyler yapmaya gayret eden biri gördüğünde ise yardımı esirgememeli.....
Açıkçası sabahki oturumlara katılan blog yazarlarını öğleden sonra bu oturumda görmemek beni hayal kırıklığına uğrattı,
Milliyet Blog yazarlarından Kerim Korkut ve Kadri Kanpak  izleyici sıralarındaydı, çalıştay ile ilgili fikirlerini paylaştılar,
Yeşim Mutlu'nun geçerli bir mazereti vardı biliyorum çünkü mesajlaştık, görüşmeyi çok isterdik, ama olmadı,
Onun dışında 3. Blog Yazarları Çalıştayı'nın bir parçası olup da sonuna kadar katılım sağlamamayı pek de anladığımı söyleyemem,
Değer vermek önemli, 
Emeği geçen herkesi kutluyorum.....

YAZAR KAFE

Çift Fonksiyonlu Derin Dondurucu


                                                           


İlk önce çift fonksiyonlu derin dondurucunun ne demek olduğu ile başlayalım, zira ilk duyduğumda ne anlama geldiğini ben de anlayamamıştım. Klasik derin dondurucular sadece “derin dondurma” yapıyor, yani içlerindeki tüm gıda ve besinleri -16 / -24 arasındaki bir sıcaklıkta depoluyor. Bunun avantajı, bu sıcaklıkta hemen tüm besinlerin kullanım ömürlerinin son derece uzun olması. Yani yazın dondurduğunuz bir gıdayı, kışın ilk günkü tazeliği ile tüketebiliyorsunuz. Ancak derin dondurma uzun süreli bir çözüm ve kısa sürede tüketmeniz gereken gıdalar için yeterince pratik değil. Aynı şekilde, su oranı yüksek besinler (karpuz, üzüm, vs.) derin dondurma işlemi için pek uygun değil, zira içlerindeki su kristalleşiyor ve gıdanın lezzeti bundan etkileniyor. Bu türden gıdalar için derin dondurucu değil, “soğutucu” kullanmak gerekiyor.

İşte çift fonksiyonlu derin dondurucu modelleri, tam olarak bu işe yarıyor. İstediğiniz zaman soğutma, istediğiniz zaman da derin dondurma yapıyorlar. Bu yüzden, kelimenin tam anlamıyla her besin türü ve her depolama amacı için uygunlar. Ancak, piyasada kaliteli bir çift fonksiyonlu derin dondurucu modeli bulmak oldukça zor. İşte bu nedenle uzun araştırmalardan sonra Uğur Soğutma’ya ait UED 7246 DTK modelinde karar kıldım. Uğur Soğutma’nın bu sektörde 60 yılı aşkın bir deneyimi var ve gerçeği söylemek gerekirse, kayda değer bir rakibi de bulunmuyor. Nitekim UED 7246 DTK’yı birkaç aydan bu yana kullanıyorum ve son derece memnun kaldığımı rahatlıkla söyleyebilirim.

Her şeyden önce, bu bir dikey derin dondurucu model. Yani görünüm ve kullanım olarak klasik buzdolaplarına benziyor. 261 litre brüt iç hacmi var ve en kalabalık aileler için bile fazlasıyla yeterli. Derin dondurma, soğutma ve sıfır derecede saklama özellikleri bulunuyor. Besinlerinizi kullanılan moda göre +3 / -24 sıcaklık aralığında depolayabiliyorsunuz. No frost özelliğine sahip olan çift fonksiyonlu derin dondurucu, aynı zamanda A+ enerji sınıfına ait, yani çok az elektrik harcıyor. Ön kapağı üzerinde bir LED ekran var ve tüm ayarları (kapağını açmaya gerek kalmadan) bu ekranı kullanarak yapabiliyorsunuz. Ben Uğur Soğutma’nın çevrimiçi mağazasını kullanarak satın aldım (https://satis.ugur.com.tr/) ancak Türkiye çapındaki bayilerden de alabilirsiniz. Bir derin dondurucu almaya niyetliyseniz, çift fonksiyonlu bu modele muhakkak bir göz atmanızı öneriyorum, kesinlikle pişman olmazsınız.
Bir boomads advertorial içeriğidir.


Grand Hyatt İstanbul’da 2018’e Unutulmaz Bir Başlangıç Yapın



Grand Hyatt İstanbul, bu yıl da hem noel hem yılbaşı için hazırladığı birbirinden güzel menülerle misafirlerini bekliyor.  Gas Brothers ve Utku Yurttaş yılbaşı yemeği süresince jazz, piano ve 70’lerden günümüze popüler müzikleri çalacaklar. Gece, Gas Brothers’ın perküsyon show’unun da yer aldığı performans ve after party ile devam edecek.

Noel Menüsü, Grand Hyatt İstanbul’da
Grand Hyatt’ın içinde bulunan 34 Restoran, içinde leziz hindinin de olduğu Noel Yemeği özel menüsü ile 24 Aralık Pazar günü aile kutlamaları ya da arkadaş buluşmaları için ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. 24 Aralık akşam başlayan ziyafet 25 Aralık Pazartesi günü öğlen ve akşam da devam ediyor.  Kişi başı 218 TL olan menü için önceden rezervasyon gerekiyor.



Yılbaşı gala yemeği ve eğlencesi
Yeni yıla sevdikleriyle beraber güzel bir başlangıç yapmak isteyenleri 34 Restoran’ın deneyimli şeflerinin elinden çıkan geleneksel Türk ve Akdeniz mutfağının lezzetlerinden oluşan açık büfe bekliyor.

Gas Brothers ve Utku Yurttaş’ın yılbaşı yemeği süresince jazz, piano ve 70’lerden günümüze popüler müziklerin çalacağı gece, Dining salonunda Gas Brothers’ın performans sergileyeceği, perküsyon show’unda dahil olduğu after party ile devam edecek. Sabahın ilk ışıklarına kadar devam edecek after party, yılbaşı ücretine dahil.

34 Restoran’da, 31 Aralık Pazar günü saat 20:00’de başlayan ve gece yarısı 02:00’ye kadar sürecek olan yılbaşı gala yemeğinin kişi başı fiyatı limitsiz yerli alkol içecekler 518 TL, limitsiz yerli & yabancı içecekler dahil fiyatı ise 618 TL. Minik misafirler için de kişi başı fiyat 318 TL.



Keyifli geçen yılbaşı gecesinin ardından 1 Ocak Pazartesi günü saat 12.00-16:00 arasında 34 Restoran’daki brunch’ta arkadaşlarınızla, ailenizle, sevdiklerinizle yeni yılın ilk gününü kişi başı fiyatı 218 TL olan brunch ile keyifli bir şekilde geçirebilirsiniz.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

14 Kasım 2017 Salı

BEN "3.BLOG YAZARLARI ÇALIŞTAYI"NDA OLACAĞIM, YA SİZ?

Müthiş bir Çalıştay olacağı katılımcılarından belli!

Blog Yazarları Çalıştayının 2015 yılından bu yana gördüğü en kalabalık kadro,
Bu etkinlik herkesin katlımına açık  ve ücretsiz 

3. Blog Yazarları Çalıştayı Teması: Biz niye olmadık?

Çalıştay etiketi:  #blogçalıştayı

Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya Bölümü ev sahipliğindeki

 3. Blog Yazarları Çalıştayı 17 Kasım 2017 Cuma günü saat 10:00'da başlıyor


Atıf Ünaldı’nın başkanlığını yapacağı “Blog yazımında başarının parametreleri” gündemli oturum 10.00 – 12.00 saatleri arasında Sinema A Salonunda gerçekleştirilecek.

Funda Güleç Yalçın’ın başkanlığını yapacağı “Kadınlar blogluyor ama nasıl?” gündemli oturum 10.00 – 12.00 saatleri arasında Galata Salonunda gerçekleştirilecek.

Evren Soyuçok’un başkanlığını yapacağı “Gelecek Blogda” gündemli oturum 13.00 – 16.00 saatleri arasında Sinema A Salonunda gerçekleştirilecek.

2005 yılından bu yana blog yazan biri olarak orada olmalıyım dedim Evren ilk duyuruyu yaptığında ve sesli masalların yer aldığı  hikayemasal.com'un masal yazarı  Gülden ile uçak biletimizi aldık.
Ankara'dan kalkıp 17'sinde İstanbul'da sizlerle buluşmaya geliyoruz,
İzleyici sıralarında beni bulabilirsiniz,
Orada olursanız tanışırız, konuşuruz, paylaşırız ne dersiniz?


9 Kasım 2017 Perşembe

FOTOĞRAFLARLA İSTANBUL

İstanbul'da fotoğraf çekmek ayrı bir keyif,
Her adımda ayrı bir kare göze çarpıyor,
Sokaklar sürprizlerle dolu,
Bu İstanbul Seyahatimde Kadıköy'ü keşfe çıktık,
Sokaklarında kaybolduk, fotoğraflar çektik,
Karşımıza çıkan sevdiğimiz mekanlarda yemek yedik,
Sahaflara rastladık, o eski kitapları karıştırdık,
Rengarenk yaratıcı Graffittileri uzun uzun seyrettik,
Tiyatro, sergi, konser afişlerini inceledik,
Ayaklarımız bizi Oyun Atölyesi'nin önüne düşürdü,
Haluk Bilginer'e selam gönderdik,
Havasını soluduk, tiyatro afişlerine baktık, oyuna yer bulamadık hem üzüldük hem de sevindik,
Tiyatro Seyircisi hala tiyatroları dolduruyor diye,

Kadıköyde dolaşırken açıktık bir şeyler atıştıralım dedik,
Küff Kafe çıktı karşımıza, 
Yediklerimizden, servisten çok memnun kaldık,
Hele de içerideki rafları dolduran kitaplar beni benden aldı,
Öyle güzel bir atmosferi vardı ki, ayrılmak istemiyor insan,
Oturup kitabını içeceğin dostlarınla veya tek başına vakit geçirebileceğin bir mekan,


İstanbul'un Kedileri her fırsatta bizim bu küçük gezimize dahil oldu,
Bir sandalyenin üzerinde öğle uykusunda,
Bir ağaç kovuğunda çevreyi seyrederken,
Bazen yemeğimize ortak olmaya çalışırken,
Bazen de miyavlayarak kendini sevdirmeyi başararak...

Ayaklarımız bizi bir yokuşun başına getirdi,
Eski yapılar ne kadar da güzelmiş keşke tüm binalar korunsaydı,
En azından dış cephesini eskiye uygun yapsalardı,
Öyle çirkin bir mimari var ki İstanbul dahil tüm kentlerimizde,
Eskinin zarafeti ve mimari güzelliğini ara ki bulasın,


Bu yokuştan denize doğru yürüdük ve Haydarpaşa Tren İstasyonuna çıkıverdik bir anda,
Tadilatta olan Gar aslında ziyaretçilere ve bizim gibi fotoğraf sevdalılarına kapalıymış,
Bizim şansımıza öğle vaktiydi, bir ara boşluk oldu sanırım biz içeri girdiğimizde bizi durduran biri olmadı,
Daha sonra yemeğe giden personel görünmeye başlayınca YASAK ile karşılaştık,
Biz de zaten fotoğraflarımızı çekmiştik,
Sakince oradan ayrıldık :))
 


Bir başka gün de; Kadıköyden Moda sahiline indik ve sahil yolunda yürüdük,
Hava da şansımıza çok güzeldi,
Yürüyüş için ideal bir parkur,
Geçen vapurları izlemek,
Martıların denize pike atmalarının güzelliğine bakakalmak,
Nasıl iyi geldi bizim gibi denizi olmayan şehirden gelenlere,
Ruhum dinlendi, deniz havası içimi temizledi,


İstanbul biz Ankaralılar için yorucu bir şehir,
Özellikle trafik, kalabalık, karmaşa,
Her şeye rağmen Dünyanın en güzel kenti,
Ben geleyim keyfe keder gezip tozayım, 
Çalışmak işe gidip gelmek, 
Bir yere zamanında  yetişmek çok stresli,
İnstagram'da paylaştığım İstanbul fotoğrafımın altına "İstanbul'un en güzel yanı Ankara'ya dönmektir" yazdım ama sanırım İstanbullular tam tersini söylermiş öyle mi?
Siz ne dersiniz İstanbul'da yaşam nasıl?


8 Kasım 2017 Çarşamba

64dergi'nin ÇIĞILIĞI

Bahri Gördebak  editörlüğünde çıkan kültür ve sanat dergisi 64dergi yayın hayatına Ekim ayında başladı,
Şiir ve yazıları ile dergiye hayat veren yedi farklı isim var, 
Bahri Gördebak, İsmail Canbulat, İbrahim Alper Aksoy, Fatma Erdem, Hüseyin C., Mehmet Talha, Gizem A.


Dergi sayfalarını çevirdikçe, bir davet evinde ocağın üzerinde bulunan tencerelerin kapağını açıp her biri ayrı lezzette ve kokudaki yemeklerden tadıyorsunuz adeta...

Dergi bitince tadı damağımızda kalıyor tüm bu lezzetli yazıların,
Derginin 20.sayfasında " Yargılamak/Eleştirmek Üzerine" bir yazım bulunuyor
Üç ayda bir yayınlanacak olan 64dergi'ye yayın hayatında başarılar diliyorum....



3 Kasım 2017 Cuma

MUTFAK MABEDİM DEĞİL, ANI DEFTERİM OLDU

BU KİTAP ÇOCUKLUĞUNU GÖKYÜZÜ GİBİ BAŞININ ÜSTÜNDE TAŞIYAN HERKES İÇİNDİR*

* Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk hiçbir yere gitmiyor
Edip Cansever

Nurşen Şenol Güllüoğlu’nun ilk kitabı “Mutfağın Hatıra Defteri”  Ayizi Yayınlarından Ekim ayında çıktı. Kapak resmi ve kitabın içindeki illüstrasyonlar Füsun Ürkün’e ait.

Sanatın her dalına ve okumaya tutkun emekli öğretmen Nurşen’i,  2009’dan beri yazılarını paylaştığı “Leylak Dalı” isimli bloğundan tanımış ve yazılarının tutkunu olmuştum. Yaşadığı şehirler olan Ankara’da ve Antalya’da karşılıklı kahve içip sohbet ettiğimizde de yazılarını okurken hissettiğim tadı ve keyfi hissetmiştim. Bana blog dünyasının kazandırdığı dostlardan oldu Leylağım. Kitabının yayınlandığını duyunca çok mutlu oldum ve heyecanlandım. Elime aldığımda hiç bırakmadan zevkle okudum o küçük kızın çocukluk anılarını.

İsmine aldanıp yemek kitabı olduğunu düşünmeyin bu kitap, küçük bir kızın gözüyle Ankara’da geçen çocukluğundan unutulmaz anılarını anlatıyor.  Kitap tanıtımında  “herkesin “dar ve sabit gelirli” ama kimsenin “yoksul” olmadığı bir dünyayı hatırlatıyor bize” diyor. Küçük kızın yaşadığı her anının ardından gelen yemek tarifleri ile o dünyanın içine ışınlanıyorsunuz.


YAZDIKÇA YAZDIM, YAZDIKÇA GELİŞTİM

Nurşenciğim kitabın yolu açık olsun. Blog yazarlığından kitap yazarlığına geçiş sürecini bize anlatabilir misin? 2009 yılında ilk bloğunu açtığında aklına gelir miydi sekiz yıl sonra bir kitap yazacağın?

Hayatımın her döneminde yazmayı çok sevdim. İlkokul birinci sınıftayken gazete çıkarmaya niyet etmiştim de yanıma arkadaş bulamamıştım. Yoksa o zamandan başlayacaktı maceram. Sonra ilkokul 3. Sınıfta bir şiir yazıp o zamanlar yayınlanan çocuk dergilerinden birine yolladım. Birkaç ay sonra epey değiştirilmiş olarak çıktı şiirim, sadece altındaki imza ve başlık bana aitti, çok bozulmuştum. Yalnız şiirin konusu da köydü, 10 yıllık ömründe hiç köye gitmemiş biri olarak epey cesur bir girişimmiş, adamların değiştirdiği kadar var yani. Daha sonraki yıllarda yazma eylemim günlük tutmaktan öte geçmedi. Yalnız lisede kompozisyon derslerinden parlak notlar alırdım. Sonraları üniversite telaşı, evlilik, çocuk, iş hayatı gibi hayat gaileleri bir süre yazmaktan uzak tuttu. Hayatım rutin bir akışa dönünce yazmaya tekrar başladım. Aklıma gelen her şeyi yazıyordum, bazı kitap ve dergilerde ufak-tefek yazılarım yayınlandı. Hayatımda duyduğum en büyük heyecanlardan biri ilk yazımın yayınlandığı karma bir kitabın piyasaya çıkıp elime geçtiği gündü. Sonraları birkaç kolektif kitapta daha yer aldım, yaşadığım kentin belediyesinin açtığı “Aile Tarihinde Kentiniz” isimli bir yarışmada anneannemi, ailesini ve Niğde’yi anlattığım bir yazı ile ikinci oldum. O sırada bloglar yaygınlaşmaya başlamıştı, bazı blogları okumaya başladım ve sonra “neden benim de bir blogum olmasın” dedim. Kitabım yoksa blogum olsun, hiç olmazsa yazdıklarımı birileri okur. Demek ki içimde bir kitap yayınlama arzusu hep varmış. Açtım blogu, kısa sürede takipçim çoğaldı, yazdıkça yazdım, yazdıkça geliştim. Birkaç yıldır bir kitap için kendimce hazırlıklar içindeydim ama ağırdan alıyordum. Eş-dost teşvik ediyor, kız kardeşim baskı üstüne baskı yapıyor ama ben hep kulak ardı ediyordum. Bir zamanı varmış. Yaz sonu iş ciddiye bindi. Yayınevi yolladığım örnekleri okuyunca devamını istedi. Her şey çok kısa sürede gerçekleşti. Eksikler çabucak tamamlandı, çok sevgili ressam arkadaşım Füsun Ürkün çizimleri yaptı ve kapak için resimlerinden birini kullanmama izin verdi. Böylece daha ben “ne oluyor?” demeden kitap baskıya gitmişti bile.


MUTFAK MABEDİM DEĞİL, ANI DEFTERİM OLDU

“Mutfağın Hatıra Defteri”nde anlattığın her anının içerisinde hafızanda iz bırakan bir yemek yer alıyor. Sanırım her yemek damakta bıraktığı tat kadar hafızada da iz bırakıyor öyle mi?

Aslında çok iştahsız bir çocuktum küçükken, sadece belli yemeklere ve meyvelere düşkündüm. Seçerek yerdim ve annem bana “ciciboğaz” derdi. Hal böyleyken yemeğe olan merakım yemeğin kendinden ziyade sunumuna ve arka planına yönelikti. Bunca yemek aklımda yer edip her biri bir öyküye konu olunca yayıncım bile bana “iştahsızım diyorsun ama bayağı bayağı obur bir çocukmuşsun” dedi. İştahsızdım gerçekten ama dikkatliydim, yemek yeme biçimleri, sofralar, yiyeceklerin hazırlanışı hep dikkatimi çeker, zihnimde yer ederdi. Kalabalık bir akraba çevremiz vardı ve hepsi de iştahlı, yemeğe düşkün insanlardı, haliyle böyle bir ortamda mutfakla ilgili çok anı birikiyor.

“Mutfak mabedim olmadı anı defterim oldu” sözünü çok sevdim. Senin gibi edebiyat ve sanatla iç içe olan bir kadın için mutfağın hayatındaki yerinden biraz bahsedebilir misin?

Çocukken yemek pişirmeye çok meraklıydım. Kitapta da bahsettim, annemin teyzesinin Niğde’de muhteşem bir bahçesi vardı, dönümlerce uzanırdı. Yazları oraya giderdik 10-15 gün. Orada büyük, mermer bir taş vardı. Orası benim mutfağımdı. Bahçeden topladığım ot-çöple her yaz orada onlarca yemek kotardım aklım sıra. Uzun yıllar tek çocuktum ben, haliyle kendimi avutma yöntemleri geliştirmiştim. Yalnızlıktan hiç sıkılmazdım. Bunlardan biri de çeşitli gazete ve dergilerden kestiğim meyve, sebze ve benzeri gıda resimlerini önüme koyduğum yemek tarifleriyle sözüm ona pişirmekti. Saatlerce hiç sıkılmadan uğraşırdım bunlarla. Bir süre sonra annemin Burda Dergilerindeki rengârenk yemek tariflerine merak saldım. Ortaokuldaydım ve kırık dökük Almancamla sözlük yardımı alarak Türkçe ’ye çevirmek için sıkı mesai harcardım. Hatta bir portakal jölesini çevirmeyi başarmış, arkadaşlarıma pişirip ikram etmiştim. Bir kısmı ayıla bayıla yerken, bir kısmı da gizliden çiçek saksısına dökmüştü. Sonra okul bitti, evlendim ve bu iş keyif olmaktan görev olmaya dönüştü. Her gün yemek pişirmek ilk yılların hevesi geçtikten sonra ciddi bir angarya haline geldi. Ben yemek pişirmeyi sevmiyordum. Ben yeni tarifler denemeyi, pişirdiğim yemeği süslemeyi, onu sunmayı, güzel sofralar hazırlamayı seviyordum. Sanırım sanat yönümle bağlantısı buradan geliyor. Benim işim yemekle değil, o yemeğe katılan duygularla, o yemeğin konduğu sofradaki sohbetlerle, o yemeği hazırlayanların değişmeyen tarzlarıyla idi. O yüzden mutfak mabedim değil, anı defterim oldu.

FÜRUZAN’IN ÖYKÜLERİNDEKİ İNCELİK, AYRINTI BOLLUĞU VE KULLANDIĞI DİL BENİ DERİNDEN ETKİLEMİŞTİR

Türkiye’nin en iyi öykücüsü olduğunu düşündüğün Yazar Füruzan’ın lise son sınıfta “Parasız Yatılı” kitabıyla hayatına girdiğini ve bir daha hiç çıkmadığını biliyorum. “Bu kitapta yer alan öykülerden “Edirne Köprülerini” yazabilmiş olmayı isterdim” diyorsun  paylaştığın ilk blog yazında. Yazarlığında nasıl bir etkisi oldu Füruzan’ın?

  
Füruzan ayrıntılara önem veren, incelikleri keşfeden ve bunları olağanüstü bir dille sunabilen bir yazar. Dün, bugün, yarın ve daima benim en sevdiğim öykücü olmaya devam edecek. Ayrıntılar benim için çok önemlidir, gözlemci bir ruhum vardır. Kimsenin dikkat etmediği şeyleri görürüm çoğu zaman. Toplu yerlerde insanları gözler, onlara öyküler kurarım. Bir de Allah vergisi bir hafızam vardır, pek unutmam. Füruzan’ın öykülerindeki incelik, ayrıntı bolluğu ve kullandığı dil beni derinden etkilemiştir. Zira erken yaşta okumakla kalmayıp her bir öyküsünü defalarca elimden geçirmişimdir. Keşke onun gibi yazmayı becerebilsem.

“Küçük kız Ankara’nın komik isimli semtindeki loş salonunda kurulu sobanın üzerinde tıkırdayan yemeğe gözlerini dikmişti” Küçük kızın zihnine yerleşen ilk yemek deneyimi  o tencerede pişen tas kebabı. Ankara’nın komik isimli semtini merak etmedim desem yalan. Yemekten ziyade o sofraların canlandırdığı duyguyu anlatabilir misin?

Komik isimli semti açıklamamda mahzur yok, Saimekadın. Bir yıl oturduk orada, çok küçüktüm ama hafızamda özel bir yeri var. Pek çok ilkime sahne oldu. Onca seneden sonra o soba ve üzerinde kaynayan o tencere hala gözlerimin önündedir. Üzerinde oturduğum halı örtülü divan, önündeki masa hiç aklımdan çıkmaz. Komşular keza, yan dairede oturan aile ve aslında çok efendi bir insan olmasına rağmen ödümün koptuğu, uzaktan görür görmez saklandığım babaları, alt kattaki Cennet abla ve abisi, komşu kızı, ilk arkadaşım Gülcan bir daha asla karşılaşmamama rağmen tüm canlılığıyla aklımdadır. Anneannem ve dayımla birlikte oturduk o evde, dayımla aramızda 9 yaş vardı ve inanılmaz kavgalar ederdik. Hemen her sofrada mutlaka atışır ve ben anneannemden mutlaka azar işitirdim oğlunu kızdırdığım için. O sofralar hep erken yaşta kaybettiğim ve çok sevdiğim dayımın üç numaraya vurulmuş esmer kafasında cin gibi parlayan gözleriyle belirir zihnimde. Ve babamın her akşam ihmal etmeden getirdiği parmak çikolatalarla.

MİS GİBİ BİR KOKUYDU MUTFAĞI DOLDURAN

Yaz günlerinin rengarenk gözdesi macuncu tezgahını anlatıyor küçük kız. “Önünde açılan macun tablası değil gökkuşağıdır adeta, eğilip tablanın altından geçse cinsiyet değiştirecektir sanki. Kırmızının parıltısı, sarının ışıltısı, yeşilin ferahlığı “al beni” dercesine göz kırpmaktadır.” Babasının almasına kesin yasak koyduğu macun yerine babayla birlikte yaptığı Büzeyden’i bize anlatır mısın?

Babamdan hayatımda yediğim ilk ve tek tokattı, sanırım en az benim kadar, hatta benden daha çok babam üzülmüştü sinirine yenilip attığı o tokata. Büzeyden bir çeşit özür dileme idi. Sağlıklı bir özür dileme. Birlikte pekmezi bir sahana koymuş ve koyulaşana kadar kaynatmıştık, mis gibi bir kokuydu mutfağı dolduran ve ben o kokuyu nerede duysam babamı anıp bu olayı hatırlarım. Koyulaşan pekmez büzeydene dönüşüp çatala dolandığında macunun yerini pek tutmamıştı ama ben babamın özrünü çoktan kabul etmiştim.

OKUMAK İÇTEN GELEN BİR ŞEY

Malum tüm anne babalar çocuklarının az kitap okuduğundan şikayetçidir. “Salona geçip Doğan Kardeş dergisini alarak küçük somyaya uzandı.” cümlesini okuyunca  özendim o küçük kıza. Ne yapmalı çocuklara kitap okuma sevgisini aşılamak için?

Çocuklara kitap okutmak, hele de bilgisayarın, internetin, tabletlerin ve her türlü sanal oyunun hakim olduğu bu yüzyılda çok zor. Bu bence içten gelen bir şey. Okumayı öğrendiğim zaman ilkokul öğretmenim bize hikaye kitapları dağıtmıştı. Hala isimlerini hatırlarım, “Arap Cambi”, “Küçük Leylek Taktak”, “Tekir ile Mekir” gibi resimli küçücük kitaplardı. Onları okurken aldığım doyumsuz zevk benim ileride bir kitap kurdu olacağımın habercisiydi. Annem, babam çok okuyan insanlar değildi ama ben deliler gibi okurdum, benden gören kardeşim de aynı alışkanlığı edindi ama bu mutlaka böyle olacak değil. Evde çok kitap bulunması ve ebeveynin çok kitap okuması teşvik edici olabildiği gibi caydırıcı da olabiliyor ne yazık ki.

ŞİMDİKİ ANKARA, KOSKOCAMAN, KABA SABA BİR KÖY

“Su kokar mı? Kokardı ever; mis gibi, bahar gibi, bulut gibi, su gibi kokardı. Sarılıp öpmek isterdiniz.” Çocukluğunun en güzel günlerini artık olmayan o bahçede geçirebildiği için kendini mutlu hisseden küçük kız günümüz Ankara’sına baktığında ne görüyor?

Çok şanslı bir küçük kızdım gerçekten. Sadece yazları gittiğimiz büyük teyzemin ve dedemin bağı-bahçesi değil kendimizin uzun yıllar oturduğu ev de kocaman bahçeli, arkasında kırların uzandığı bir siteydi. Bıkıncaya kadar sokakta oynayıp ağaçla, çiçekle, böcekle, kuşla, kediyle, köpekle iç içe olduk. Yenimahalle o zamanlar yeni kurulan bir memur semti idi ve bütün evler en fazla iki katlı ve bahçeliydi. İnsanlar birbirine saygılı, kurallara uyan, iyi niyetliydiler. Gerek o semtte gerek Ankara’nın içinde yeşil boldu, binalar kişilikli idi. Şimdiki Ankara mı? Benim çocukluğumun hatta genç kızlığımın şehriyle alakası olmayan koskocaman, kaba saba bir köy.

“Yazılmamış bir kuraldı, çocuklar tüm evlerin çocuğu, anneler tüm evlerin annesiydi bu apartmanda, geri çevirmek olmazdı” O yılların naifliğini ve sıcaklığını anlatan bu cümleyi ben çok sevdim. Dostluklar gibi komşuluklarda mı değişti?

Değişti maalesef, dostluklar belki değişmedi ama komşuluklar değişti. Aynı apartmanda yıllarca oturup birbirini tanımayan insanlar var. Hayat şartları, eskiden anneler pek çalışmazdı, haliyle gündüzleri birbirleriyle vakit geçirirlerdi. Günümüzün çalışan kadınlarının komşuluk yapacak zamanları bile yok. Eskiden devlet okullarından başka seçenekleri olmayan çocuklar şimdi bir yarışın içinde debelenip durur ki değil komşu çocuklarını tanıyacak, nefes alacak vakte sahip değiller. O apartmanın benim anılarımda bu kadar yer etmesine ve unutmayışıma sebep o komşuluklardır zaten, şimdi ara ki bulasın.

18 ANI 18 YEMEK TARİFİ

Mutfağın Hatıra Defterinde 18 çocukluk anısını 18 yemek tarifi süslüyor.
Tas kebabı, Muzlu rulo pasta, Karnıyarık turşusu, Kuru kayısı tatlısı, Baba usulü pekmezli, Elmasiye, Büzeyden, Bademli kayısı kompostosu, Kağıt helva pastası, Yaprak kereviz salatası, Kedi dilli bisküvili küre pasta,  Mahlepli çörek, Kayısı marmelatlı, Anne usulü zeytinyağı barbunya,  Uçuklu börek ekşili pırasa, Yenge usulü spagetti, Ev yapımı çemen, Anneanne usulü topak köfte, Sucuk içi köfte.
Bu tatları evde hala yapıyor musun?

Bir kısmını yapıyorum, işin aslında biraz kolaya kaçıyorum. Pek zahmetli olanlara girişmiyorum ya da kırk yılda bir oluyor. Bir de artık yaş icabı daha sağlıklı beslenmeye gayret ediyoruz, sucukiçi köfteler, çemenler falan pek uygun değil. Bunlar anneannem gibi eski toprakların bünyesine uyar, bizim gibi hormonlu gıdalarla büyüyenlere değil. Eskisi gibi misafir ağırlamalar falan da kalmadı ama yine de yılda bir-iki bu tatları hatırlayıp yaptığım oluyor.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyorum…